Привет Америка!: The Americans

Gözlerinizi açtınız. Güneş odayı ısıtmaya başlamış. Mutfaktan harika kokular geliyor. Anne ve babanızın sesleri evi dolduruyor. Kardeşiniz henüz uyanmamış. Yavaşça doğrulup giyiniyor ve kahvaltı için mutfağa yöneliyorsunuz. Tam o anda evinizin kapısı kırılıyor ve içeri eli silahlı adamlar giriyor. Anne ve babanızı alıp götürüyorlar. Sizi ise bir otele yerleştiriyorlar. Ne olduğunu kavramaya zaman kalmadan da kendinizi dilini, kültürünü bilmediğiniz bir ülkede, yabancıların içinde buluyorsunuz.

Görsel: https://www.imdb.com/title/tt2149175/mediaviewer/rm753676800

The Americans’ın tehlikeli, zafere giden yolda her şeyin mubah sayıldığı karanlık dünyasına hoş geldiniz! Rusya’da doğdunuz. Çocukluğunuz yoksullukla, bir şişe süt için mücadele etmekle geçti. Elinizdekileri kaybetmemek için verdiğiniz mücadele kim olduğunuzu belirledi. Küçük yaşta suça karıştınız ve karşınıza çok sevecen, tamamen sizin iyiliğinizi isteyen insanlar çıktı. Çocuk yaştan itibaren çok çeşitli eğitimler aldınız. Farklı bir dili öğrendiniz. Farklı bir yaşam tarzına adapte oldunuz. İsminizi değiştirdiniz ve Amerika’ya yerleştiniz. Göreviniz buradan bilgi toplamak ve ana vatanın güçlü olmasına yardım etmek. İşte bu kadar kolay! Yapmanız gereken tek şey öldürmek, zehirlemek, insanların hayatlarına hızlıca dahil olup gerekli bilgiyi aldıktan sonra ortadan kaybolmak, Amerika’nın biyolojik silah üretme riskine karşı Rusya’ya çeşitli örnekler göndermek, cinayetleri örtbas etmek, insanları ajan olarak eğitmek, çeşitli kodları çözmek, çocuklarınızla ilgilenmek ve tüm bunları yaparken de insanları turizmle ilgilenen Amerikalı bir çift olduğunuza inandırmak. Elizabeth ve Philip’in (Ana vatandaki isimleriyle Nadezhda ve Mikhail) bunlar dışında yapmak zorunda kaldıkları birçok şey ise RTÜK’e takılıp yazıya aktarılamayacak cinsten işler.

Ajanlığın doğasını ancak bir CIA ajanı ekrana bu kadar iyi yansıtabilirdi sanırım. Dizinin yaratıcısı Joe Weisberg hem bir öğretmen hem de eski bir ajan. Üzerine düşünülmüş, titizlikle ele alınmış, insanı hem 80’lerin atmosferi hem de iki tarafın mücadelesiyle içine çeken dizide Soğuk Savaş’ın ne manaya geldiğini çok net bir şekilde anlıyorsunuz. Oyuncuların mükemmel performansları, senaryonun detaylarıyla birleşiyor ve siz nefesinizi tutup izlemeye başlıyorsunuz.

Diziyle ilgili her seferinde düşündüğüm tek bir şey vardı. İçinde bulunduğumuz şartların büyük bir kısmının tamamen şans faktörüne bağlı oluşu. Doğduğunuz yeri, ailenizi, ırkınızı seçemiyorsunuz. Ebeveynlerinizin, ait hissettiğiniz hatta belki tutkuyla bağlı olduğunuz ülkeye düşman olduğunu öğreniyorsunuz. Her şeyin tepe taklak olması birkaç kelimeye bağlı. Hiç duymak istemeyeceğimiz birkaç kelimeye.

Yazının başında betimlemeye çalıştığım sahneyi gerçekten yaşayan iki kardeş şu an Rusya’da hayatlarına devam ediyorlar. Hayat öyle veya böyle, bir şekilde devam ediyor.

Duymak istemeyip duyduklarımıza rağmen.

İzlemek isteyenlere şimdiden iyi seyirler!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.